Görelilik denince akla, Einstein’in 1916 yılında yayımladığı o meşhur kuram geliyor elbette. Zamanın mutlak olmadığı, gözlemciden gözlemciye değiştiği, ayrıca zamanın, olayların oldukları yerlere de bağımlı olması ve böylece uzay ve zamanı bir bütün olarak değerlendirme ihtiyacını ortaya koymuş olması durumu. Bu kuramın bu yazıyla ilgili olan kısmı ise “gözlemci, görece, görelilik durumu” olacak. Einstein’ın görelilik kuramının bu çılgın teknik detaylarını bir kenara bırakırsak, biz birey olarak dünyayı nasıl görüyoruz ? Kime göre ne durumdayız ya da sahip olduklarımızı neye göre ölçüyor, hedeflerimizi neye göre belirliyoruz ? Bu, içinde bulunduğumuz toplum için ne ifade ediyor ? Bütün bu soruların hayatımızdaki etkisine baktığımız zaman “görece” kelimesi büyük önem taşıyor.

Algı
Algı ve algı yönetimi denince de ilk olarak akla şu meşhur kapitalizmin oyunları, Amerikan ordusunun stratejileri, medyadaki yönlendirmeler, kitle iletişimi gibi şeyler geliyor. Algı, literatür tanımı olarak, psikoloji ve bilişsel bilimlerde duyusal bilginin alınması, yorumlanması, seçilmesi ve düzenlenmesi anlamına geliyor. Bireyde algı, toplumda algı, bireye göre toplum, toplum içinde birey, bireylerin dünya görüşü, toplumların dünya görüşü… Almanlar’ın disiplinli insanlar olduğu algısı ya da Brezilyada futbol yeteneği olan insanların sıradan olması algısı gibi. Aslında bütün bunlar bizim hayatımız boyunca geçmişten gelen alışılmış davranışlarımızı, seçimlerimizi ve geleceğimizi şekillendiren şeyler. Bir olayın bizim algımızda doğru ya da yanlış olması tamamen o ana kadarki dünya görüşümüzün oluşmasındaki eğitim hayatımız, okuduğumuz kitaplar, yazılı ve görsel basında gördüklerimiz, tecrübe, bilgi alışverişi , gelenek, görenek ve alışkanlıklar ile alakalı. Bunu en çok etkileyen ise doğal olarak ailemiz ve yakın çevremiz. Algı bu nedenle görünenden çok daha fazlası.
Algı bir anlamda insanların uyarımlara önceki yaşantılarının etkisiyle anlam kazandırması ve tanıması demektir. Deneysel psikolojide algı anlayışı çok önemli olmakla birlikte halen ne derece aktif bir hipotez test sürecinde kullanılabilir olduğu veya gerçekçi duyusal bilginin elde edilebilmesinin bu süreci gereksiz kılıp kılmayacağı tartışma konusudur.

Karar Alma
Hayatımız boyunca bilgi, sezgi, akıl ve cesaret ile birçok önemli karar alıyoruz. Çok önemli dönüm noktalarında mutlaka çevremizdeki bize göre doğru olduğunu düşündüğümüz insanlara, onlara göre ne durumda olduğumuzu, bize ne söylemeleri gerektiğini soruyoruz. Karşılıklı fikir alışverişinde taraflar dünyayı algılayış biçimlerine göre anlık durum değerlendirmesi yaparak, çeşitli tecrübeler sonucu inandıkları doğruları ya da “işlerine gelen” şekilde karşı tarafa aktarmaya belki de kabul ettirmeye çalışır. Bu tam olarak “görelilik” demek oluyor aslında. Bana göre böyle, naçizane şöyle…
Algı, görelilik, bilgi, karar ve seçimler. Bunlar birbiriyle yakından ilgili kavramlar. Hayatımızdaki karar alma süreçlerine örnek olarak; eğitim hayatımızla ilgili seçimlerimiz, üniversite seçimi, iş seçimi ya da iş değişikliğine ya da yaptığımız işi bırakmaya karar vermek, birini işe almaya karar vermek, biriyle görüşmeye son vermek, yaşadığımız yeri seçmek, başka bir yerde yaşamaya karar vermek, ilişkiye başlamak, evlenmeye ya da boşanmaya karar vermek, çocuk sahibi olmaya karar vermek gibi son derece önemli süreçleri verebiliriz. Bütün bunlara nasıl karar veriyoruz ? Çevremizden mi etkileniyoruz ? Değişiklik mi istiyoruz ? Risk almamız mı gerekiyor ? Yoksa sadece çılgınlık mı arıyoruz ? Sonuçlar ile ilgili heyecan duyup acele mi ediyoruz ? Bu soruları da sadece sahip olduğumuz algıya göre cevaplayabiliriz ki doğru cevap diye bir şey burada söz konusu olamaz.
21.yüzyıl internet ve enformasyon teknolojilerinin gelişmesi ile birlikte bilgiye ulaşmanın, gündemi takip etmenin çok kolay ve hızlı olması, içerik üretiminin inanılmaz bir seviyeye gelmesi ile kişisel gelişim, başarı ve kariyer üzerinde şu anda yüzlerce yazı ve makale bulabiliyoruz. “Başarılı insanlar neler yapar, nasıl girişimci olunur, işinizden nasıl istifa edersiniz, neden yüksek lisans yapmalısınız, kariyer planlaması nedir…” Bütün bu konularda birçok insan kendilerine göre tavsiyelerde bulunuyor ve tecrübelerini paylaşıyor. Bu yazılarda biz aslında bu kişilerin hikayesini bilmiyoruz. Sadece onların tecrübe ve fikirlerinin sonuçlarını okuyoruz. Her ne kadar bazı şeyler büyük ölçüde ‘ortak’ ve ‘doğru’ olsa da aynı hikayeleri yaşamadığımız için hiçbir tavsiyeyi kesin bir doğru olarak kabul edemeyiz.
Okuduğumuz, konuştuğumuz her şey bizim algımızda kendine bir yer ediniyor ve ister istemez seçimlerimize yansıyor. Belirsizlikler dünyasında seçimlerimizin sonucunu görebilmek mümkün olsaydı zaten bütün bu tavsiyelere gerek kalmazdı. Ama maalesef her yerde, her süreçte bir bilinmezlik var.
Algı ve algı yönetiminin bana ‘göre’ günümüz iş dünyasındaki en güncel örneklerinden biri de “MBA yapmak”. İlk olarak Amerika’da 1900’lü yılların başında başlayan bu eğitim modeli Türkiye’de 2000’li yılların başında görülmeye başlanmış ve günümüzde popüler hale gelmiştir. Son yıllarda iş dünyasının yönetici algısı “MBA iyidir”şekline dönüşünce, üniversite mezunu algısı da “MBA yaparsam iyi şeyler olacak” şekline dönüşmüştür. Bireyler bu örnekte olduğu gibi toplumsal algının sonuçlarına göre karar alıyorlar yani oyunu kuralına göre oynuyorlar diyebiliriz. Burada önemli olan kararlarımızı açıklayabilmek. Önce kendimize sonra çevremize. GE’nin efsanevi başkanı Jack Welch ve Starbucks’ın patronu Howard Schultz’un en önemli danışmanı olarak tanınan Noel Tichy’nin dediği gibi, doğru ve yerinde karar vermek için “Net olun ve mutlaka kararınızın gerekçesini açıklayın.”

Her birey ayrı bir hikaye, her bireyin kendi doğruları var. Tavsiyeler, makaleler, soru-cevap, tartışmalar, forumlar ya da algımıza yön veren herhangi bir görüş, bizim seçimlerimizin doğru sonuçlara ulaşmasına mutlaka destek olacaktır ancak her birey kendi kaderini kendisi çizmek zorunda, başarı hikayesini kendi yazmak zorundadır. Amerikalı ünlü yönetim profesörü Noel Tichy’nin sevdiğim bir diğer sözü ; “Mükemmel kararlar tesadüfen alınmıyor.” Yapılabilecek şeyler, mümkün olduğu kadar çok tavsiye almak, mümkün olduğu kadar tecrübe izlemek, tecrübe etmek ve bütün bu bilgileri analiz etmek. Kendimiz için en doğru şeyi kendi hikayemize bakarak belirleyebiliriz.
Bir insan, başka bir insan için %100 doğru ve mükemmel geleceği söyleyebiliyor ya da gösterebiliyor olsaydı zaten Tanrı olurdu. Hikayeniz daha yazılmadı. Onu harfi harfine siz yazacaksınız. Albert Einstein der ki; “Bilgi deneyimden gelir. Bilgi malumat değildir. Bilmenin tek yolu deneyimlemektir. “ Fazla da algılamaya gerek yok. Kime göre neye göre ? Günün sonunda bazen de şöyle demek lazım : Nasip, kısmet…
Not: Bu yazı ilk olarak 8 Ağustos 2015 tarihinde Mert Mehmet Şener tarafından LinkedIn sayfasında yazılmıştır.
